Deneyimlemeden yaşamak

Mustafa Kemal Atatürk’ ün not defterinden

Erzurum Kongresinde Atatürk’ün yanında olan isimlerden Mazhar Müfit Kansu hatıratından:

Erzurum Kongresi’nin hemen sonrası, beni çağırdı: ‘Mazhar not defterin yanında mı?’, hayır paşam dedim. ‘Zahmet olacak ama bir merdiveni inip çıkacaksın al gel’. Defteri getirdiğimi görünce; ‘Ama bu defterin bu yaprağını hiç kimseye göstermeyeceksin sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir Süreyya (özel kalem müdürü), bir de sen bileceksin’. Bundan emin olabilirsiniz paşam dedik. ‘Öyleyse tarih koy!’ , Koydum 7-8 Ağustos 1919 sabaha karşı. ‘Zaferden sonra hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır bu bir. İki, Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken yapılacaktır. Üç, örtünmek kalkacaktır. Dört, fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir.’ Kendisine hayal peşinde koştuğunu söyledim.

Neden hayat hikayelerini bilmek?

Yukarıda bahsettiğim, her hatırladığımda tüylerimi diken diken eden bir hikayedir. Ancak, öteden beridir kafamı kurcalayan bir soru olmuştur biyografi okumak; başarılı insanların hayatlarından kesitler öğrenmek arkadaş sohbetlerinde anlatmaktan daha öteye gidebilecek kadar önemli midir? Aslında ben de emin değilim, hayat hikayelerinin bir etkisi olabilir mi gerçekten diye merak edenlerdenseniz denk geldiğim bilimsel çalışma dikkatinizi çekebilir.

Ayna Nöronların gücü

Parma Üniversitesinin önde gelen nöropsikiyatristlerinden Giacomo Rizzolatti 1990 yılında beynin bazı bölgelerinin hareket akışını kaydettiğini ve bunları tekrarlayabildiğini keşfetti. 2011 yılında yayımlanan çalışmasında ayna mekanizmasını detaylı olarak açıklayan Rizzolatti, insan beyninin bazı deneyimleri gerçeklemek için yapmaya ihtiyaç duymadığını, bunun yerine bu işleri iyi yapan insanları yeteri kadar gözlemlendiğinde de birtakım beyin hücrelerimizin o işi yapıyormuşçasına kendini hazırladığını gösterdi. Kinetik melodi adını verdiği fenomeni ise şöyle açıklıyor: 2 grup çocuk düşünün 1. gruptaki çocukların önüne çikolata konuyor, 2. gruptaki çocuklar ise sadece 1.gruptaki çocukları izliyor, bu esnada da 2.gruptaki çocukların ağız kaslarına giden sinirsel aktiviteler gözlemleniyor. Tabağa çikolata koyulduğunda bir aktivite yok, 1.gruptaki çocuklar çikolatayı ellerine alır almaz, bunu gören 2.gruptaki çocukların ağız kasları sanki açılacakmışçasına uyarılıyor!  Peki ayna faaliyetler sadece fiziksel aktivitelerle mi sınırlı?

Dr. Denis Waitley zihinde canlandırma olarak adlandırılan mental eğitim yöntemini olimpiyatlara katılan sporcularda uygulamaya karar verir ve onlardan yarışta olduklarını, karşılarına çıkan zorluklarla baş edebildiklerini hayal etmelerini ister. Bu esnada bütün sinirsel faaliyetleri kaydeder ve yarış esnasında daha önceden zihinsel canlandırma yapmış kişilerin yarışta da benzer sinirsel aktivitelerde olduğunu gösterir. Ünlü yaşam koçlarından Pierre Franck Rezonans Kanunu adlı kitabında, ayna nöronların kavrama becerimizi arttırdığını, sorunları çözme becerimizi geliştirdiğini yaşanmış çarpıcı örneklerle açıklıyor (sf. 131-135). Hatta kendisi, hedeflediğimiz alanda başarılı olmuş kişilerin öykülerini bilmemizin bizi mental olarak zorluklarla baş etmeye hazırladığını üstüne basarak belirtiyor.

Öğretmene şiir ve nobel para ödülü

Hal böyle olunca, mental gücümüzü arttırabileceğine inandığım birkaç yaşanmışlığı paylaşmadan edemeyeceğim.

Abraham Lincoln

Abraham Lincoln’ün talihsizlikleri nasıl mağlup edilemeyecek olunuru anlatır cinsten:

  • 21 yaşında iş hayatında başarısızlığa uğradı ve ilk iflasını yaşadı,
  • 22 yaşında Meclis seçimlerine girdi ve ilk politik kaybını yaşadı,
  • 24 yaşında iş hayatında yine başarısızlığa uğradı ve yine iflas etti,
  • 34 yaşında Kongre seçimlerine girdi ve kaybetti
  • 36 yaşında Kongre seçimlerine girdi ve yine kaybetti,
  • 45 yaşında Senato seçimlerine girdi ve kaybetti,
  • 49 yaşında Senatörlük seçimlerine girdi ve kaybetti,

Lincoln bir gün oğlunun öğretmenine uzun bir mektup yazmaya karar verir, adeta kendi yaşam görüşünü yansıtan bu mektuptan işte birkaç cümle:

Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona hem de kazanmaktan neşe duymayı..

Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret, Herkes ona yanlış olduğunu söylese dahi

Bu mektubu kaleme alan Abraham Lincoln 54 yaşında ABD başkanı seçilmiş ve tarihe geçmiştir.

Albert Einstein

Büyük bir tutkuyla evlendiği ilk eşinden boşanmaya karar veren Einstein eşine bir mektup yazmaya karar verir: (Türkçesini bulamadığım mektubun İngilizcesine buradan ulaşabilirsiniz)

Sevgili Mileva,

Şimdi senden gönülü olarak boşanmanı isteyeceğim, lakin bir gün Nobel ödülünü aldığımda bütün para ödülünü sana vereceğimi bilmeni isterim…

Ve beklenen olur; Einstein bu mektuptan tam 3 yıl sonra kazandığı Nobel ödülünün tamamını eski eşine verir.

Sonuç olarak

Hepimiz günlük hayatın koşuşturmacasında bazı problemlerle karşılaşır ve motivasyonumuzun düştüğünü hatta bazen bırakma isteğini hissederiz. İşte bu anlarda bize ilham verebilecek kişileri bulmak onların zorluklar karşısındaki tutumlarını benimsemek, hatta işi biraz daha ileriye götürüp kendimizi koyabildiğimiz kadar onların yerine koymaya çalışmak o yaptıysa ben de yapabilirim! yaklaşımını benimsemek yeniden motive olmamıza, kararlılıkla kaldığımız yerden devam etmemize çok yardımcı olacaktır diye düşünüyorum. Bu bağlamda; takdir ettiğimiz, örnek aldığımız biyografileri okumak iyi bir tercih olabilir.

 

 

Farklı Coğrafyalarda Kahve Tatları

Screen Shot 2016-09-03 at 10.01.09 PM

Arkadaşlarımla yaptığım kahve sohbetlerinde bir süredir fark ediyorum ki bildiklerimi ya unutuyor ya da yanlış hatırlıyorum. Hal böyle olunca bazı blog yazılarını not defterim gibi kullanmaya karar vermek kaçınılmaz oldu. Bunlardan ilki kahvelerin tatlarının yetiştirildikleri coğrafyalarla ilişkisi üzerine… Bir başka deyişle,  gittiğiniz kahvecilerde genellikle yetiştirildikleri yerlerin isimleriyle anılan kahvelerin öyküsünü merak ediyorsanız bu yazı işinize yarayabilir.

 

Anavatan Etiyopya

Bilinen en eski medeniyetlerden biri olan Etiyopya‘nın kahve ağaçlarının anavatanı olduğuna dair efsaneler yadsınamayacak kadar fazla [1]. Afrika’nın doğusunda yer alan ülkede yetiştirilen kahve çekirdeklerini tattığınızda kuvvetli ekşi, turunçgilli bir tat hissedersiniz.

Afrikada biraz batıya, Kenya

İkinci durağımız Etiyopya’nın komşusu olmasına rağmen, kahve üretimine bir hayli geç geçmiş olan Kenya. Kahve çekirdeklerinin açık arttırma usulü satıldığı ülkede [1], Etiyopya kahvesine greyfurt veya üzüm sıkmış gibi bir tat almak mümkün. Portakal suyunu greyfurtla karıştırıp sevenler için Kenya kahvesi Etiyopya kahvesine göre daha iyi bir alternatif olabilir.

kolombiy

Amerika kıtasında, Kolombiya

Kolombiya’ya geliş tarihi ile ilgili birçok farklı söylem ortaya atılsa da 18. yüzyıl konusunda ortak bir kanı var demek yanlış olmaz [1]. Bu coğrafyanın çekirdek karakterini tek kelimeyle özetlemek gerekirse: denge. Çikolata, karamel veya vanilya severler ve içimi yumuşak bir deneyim arayanlar için ideal.

En büyük üretici: Brezilya

Kaliteden çok miktara odaklanan Brezilya meşhur kahve zincirlerinde satılan kahvelerin en büyük üreticisi konumunda olmakla birlikte, dünyanın en çok kahve üreten ülkesidir. Tadı Kolombiya kahvesinin biraz fındık katılmış halini andırır. Ekşi kahveden hoşlanmayanlar ya da kahvesini sütle sevenler için iyi bir tercih olacağını düşünüyorum.

Vietnam

Kahve üretiminde akıllara gelmese de aslında 2. büyük üretici konumunda olan Vietnam’da yetiştirilen kahve çekirdeklerinde odunsuluk ve sertliği bulmak mümkün.

Kahveyi bir parçası olarak kabul eden El Salvador

El Salvador için kahve, ticareti yapılan bir üründen çok daha fazlası, ülkenin milli kültürünün bir parçasıdır. Kahve çekirdeklerinin kalitesine çok önem veren ülkede yetiştirilen kahveler bütün anlattıklarımın karışımından biraz olsa ama dengeyi kaçırmasa diyenler için biçilmiş kaftan niteliğinde.

Kaynaklar

[1] Yeni Fikirler sayı 2 : Kahve hakkında her şey s.60-100

 

Yeni öğrenci kulübü: Startuplar

Üniversite yıllarının vazgeçilmezlerindendir dersler dışında  başka bir şeyler daha yapmak lazım kaygısı. Kendini, kimi zaman yarı zamanlı işlerde, öğrenci kulüplerinde ya da sosyal sorumluluk projelerinde bulur insan. Küçük, farklı amaçlar olsa da ortak payda bellidir: Hem kendini geliştirmek hem de CV’ye bir şeyler katmak. Beklenen mülakat günü geldiğinde dersler dışında ne yaptın sorusuna verilecek cevaplar da buralarda bolca birikir. Son yıllarda startupların da bu listede yerini alması gerektiğini düşünüyorum.

Nedir bu startup?

Dünyaca ünlü girişimci sitesi TechCrunch herkesin kendine has bir tanımı ve bunların hepsinin biraz yanlış olduğunu iddia ediyor. Ülkemizde daha çok yeni bir kavram olması sebebiyle akıllara hemen şirket kurmak olarak geliyor.  Bence işin özü çok daha fazlası, Eric Ries’ın geç de olsa Türkçeye çevrilen Yalın Girişim adlı kitabında yapılan harika tanımı aynen koyuyorum: Bir grup tutkulu insanın, çok açık ve tükenmeyen bir belirsizlik içerisinde değer yaratma çabası. Hiç yabancı değiliz bu değerlere aslında: Facebook, Snapchat, Google bu değerlerden sadece birkaçı.  Bu üç şirketin üniversite çağındaki gençler tarafından kurulmuş olması da ilginç bir tesadüf.

Neden startuplarda bulunmak?

Angela Lee’nin izlemediyseniz mutlaka izleyin dediğim konuşmasında da belirttiği gibi yapılan bütün çalışmalar başarının en büyük sırrının tutku olduğunu gösteriyor. Keşke böyle birini bizzat etrafımda bulsam diyorsanız, startuplarda bu tarz insanlara rastlama ihtimaliniz bir hayli yüksek.

Henüz çok genç olan (1 yıldan az) startuplarda bir şeyler yapmak tıpkı yemek yapmak gibi. Mutfaktasınız elinizde gerekli malzemeler var ama daha önce hiç yemek yapmamışsınız. Belki az pişecek, tuzu eksik olacak ya da ölçüyü tutturamayıp baştan başlayacaksınız. İşte bu tarz durumlarda inisiyatif alıp bir tutam da tarçın ekleyeyim tat verir deyip yaptığınızın insanlar tarafından beğenilmesi çok hoşunuza gidebilir.

Eğitim sisteminde alıştığımız ve bir türlü yıkamadığımız alışkanlığımız: Ödevimi ver yapayım. Oysa startuplarda ödevi de kendiniz belirliyorsunuz çözümü de. Bir başka deyişle, startuplarda gelenekselleşmiş alışkanlıklar – görev tabloları, başkanlar, saymanlar, sekreterler yok. Bunun yerine bir ideal etrafında toplanmış insanlar var. Hal böyle olunca rolünüzü kendiniz belirleme özgürlüğüne sahipsiniz. Bu rolü en iyi şekilde yerine getirmek de yine sizin kendinize ve ekibinize karşı sorumluluğunuz. Bu tarz ortamlarda bulunmak kendini tanımak adına da büyük bir fırsat.

Startuplarla nasıl iletişime geçerim?

İşin en büyük sırrı Google kurdu olmak sanırım. Startupların internet siteleri üzerinden bulduğunuz mail adreslerinden iletişime geçmeye çalışmak iyi bir başlangıç. Bu ekosistemi takip etmekte işime yarayan birkaç linki koyuyorum:

Webrazzi — son gelişmelerden haberdar olmak için ideal.

Teknokentlerin bünyelerindeki firmalardan size uygun olan çıkabilir:

İTÜ Teknokent

ODTÜ Teknokent

YTÜ Teknopark

Genç ve dinamik yapılarıyla Kuluçka merkezlerindeki oluşumlar dikkatinizi çekebilir:

Koç Üniversitesi Kuluçka Merkezi

Girişim Fabrikası

ve daha sayamadıklarım …

Sonuç olarak, şayet üniversite öğrenciliği kendini tanımak, zevklerini keşfetmekse; startuplarda rol almanın bu yolculuğa yapacağı katkıyı göz ardı etmemenizi tavsiye ederim.

Dipnot

Bunları nereden biliyorsun diyorsanız; üniversite yıllarımda, naçizane, kulüp yöneticiliği yapmak, kurulu startupta staj yapmak, yarı zamanlı çalışmak ve sıfırdan bir startup ın kurulmasının içinde olma şansına erişmiş biri olarak kendi başıma gelenlerden yola çıkarak yazdım desem doğru olur sanırım.

What is really a random variable?

You just heard about random variable during your lecture but have no idea? Or you are fan of statistics and trying to learn definitions which most of the time seem a bit hard at first.

Along with this post I will try to be as clear as possible without using any fancy term neither from probability theory nor from mathematics.

Let’s get started…  Imagine a number machine which gives a number each time you press its button. A curious and extremely patient boy decides to understand the internal dynamics of the number machine. The only thing he does know is pressing the button.

He presses the button and gets 5, tries again 5, again 5, again 5. He gets 5 in 1000 of his trials, by the way since he is kind of an unusual guy he never gets bored while trying. However, he realizes that the machine’s output will be 5 if he tries again. Suddenly a graph warms up in his mind, here is his graph:

Screen Shot 2016-02-13 at 9.12.32 PM

He describes the y axis as a probability of getting number and x axis as the number that machine outputs. According to his hypothesis, which he also reflects in his graph, this machine always creates 5 from its internal dynamics.

In the second day, he finds another number machine and starts to press its button again, at first he gets 4, at second trial he gets 3, at third trial he gets 4 again and the next gets 3. Finally, after the 1000th trials again, he comes up with the hypothesis : the machine outputs only 3 and 4 and one after another. Here is his graph again:

Screen Shot 2016-02-13 at 9.26.50 PM

Think of random variable as a number created by a machine that you do not have any idea about its internal dynamics but you are trying to gain insights about the behavior of the machine by just looking through its outputs. Statisticians called this numbers discrete random variable if the numbers are not continuous and the graph that our boy build is defined as probability mass function(PMF).

Here are a few books and courses that I recommend if you are totally new comer to probability space:

This edx course and one of its recommended books Introduction to probability is a really good of source I believe.

If you want to go deeper here is a good blog post I found, moreover if you really want to go deeper David Mackay’s book is a perfect reference book for one who wants to learn about the theory of machine learning, information theory etc.

Open ended question:

Let’s assume that two friends have the same process that our boy had with the machine such that one requests another to pick a number and then say it, and the other picks 5 in each of 1000 trials?

 

Rastgeleliğin Şansı

Bazen hayatta karar alırken çok zorlanırız, iyice ölçüp biçmek bize en uygun olanı yapmak isteriz, peki gerçekten mümkün mü böyle bir durum?

Pizzadan Google’a 

Google’ın kurucularından Sergey Brin 2013 yılında yaptığı bir konuşmada tanımladı  başlığımda da kullandığım ifadeyi. Başlığın ortaya çıkış hikayesi şöyle: Sene 1994, Amerikada “.com” çılgınlığı diye bir kavram var (işin özü her sektör internet ortamına girip daha büyük kitlelere ulaşmaya çalışıyor). Bir akşam Brin ve arkadaşları -bu arada o zamanlar Google yok, Brin Stanford Üniversitesi’nde doktora çalışmalarını yürütüyor- bilgisayar laboratuvarında çalışırken çok acıkıyorlar ve canları pizza çekiyor. Buraya kadar her şey sıradan, asıl olay Brin siparişi internetten vermeye karar veriyor, dikkatinizi çekerim yıl 1994. Siparişlerini başarılı bir şekilde verdikten sonra beklemeye başlıyorlar. Aradan yarım saat geçiyor yok, 45 dakika geçiyor yok. Bir buçuk saat sonra pizzacıyı aramaya karar veriyorlar. Pizzacı telefonu açıyor, Brin’in heyecanlı heyecanlı bir şekilde sorduğu biz bir buçuk saat önce internetten sipariş vermiştik ama hala pizzamız gelmedi acaba bir sorun mu var, sorusuna pizzacı ne cevap verse beğenirsiniz? Aaa ben bir fax makinesine bakayım… Brin devam ediyor: internet gibi bir teknoloji, bağlantılar, makineler ama fax makinesine bakan kimse yok. Oysa hayatımın geri kalanını, internetten yemek siparişi verme fikrini  dünyaya yaymak için harcayabilirdim… Sonra ekliyor, ama o zaman Larry ( Google’ ı kurdukları ortağı) ile hiçbir zaman tanışmamış ve Google’ ı kurmamış olacaktım. İşte diyor rastgele bir şekilde kimse görmedi o kağıt parçasını şans

thinking-man-stock_000005908297medium11.jpg

Analiz yapmak artıları eksileri değerlendirmek tabiki mantıklı, lakin bazen seçenekler arasında kalırız ve bizim için en mükemmel olanı bulmak zorundaymış gibi baskı kurarız benliğimizde, rahmetli dayım herkesi dinle ama hep kendi süzgecinden geçirdiğini uygula derdi. Ne doğru bir söz! (Burada babama, anneme ve kardeşime her kararımda bana sonuna kadar destek oldukları için ayrıca çok teşekkür ederim.)

Tekerlek ve roket

Amerikalıların çok meşhur bir sözü vardır: Roket bilimi yapmıyoruz burdaa!

princ-rocketsci

Roket fırlatmak çok kritik fiziksel hesaplamalar gerektirir, bir milimetrelik bir sapma veya bir saniye erken kalkış bütün roketi patlatıp tüm çalışmalarınızın çöp olması anlamına gelir.

Eric Ries, girişimciliği hayatlarının bir parçasında düşünenlere kesin okumalısınız dediğim Yalın Girişim adlı kitabında hayatın roket bilimi olmadığı aksine, araba sürmek gibi olduğundan bahseder. Araba sürerken milimetrik hesaplar yapmayız, ama gitmek istediğimiz yönü yolumuzu biliriz, belki bazen yanlış yola gireriz, uyarılar gözümüzden kaçar, ama hepsi tecrübe olur bir sonraki sefere.

6.His

Bundan yaklaşık 2 yıl önce Michelle Obama’nın bir röportajını okuma fırsatım olmuştu, orada eşinin önüne bazen binlerce analiz geldiğini ve seçim yapmak zorunda kaldığı durumlarda bu analizleri inceledikten sonra son kararı hep içinden gelen sese göre verdiğini belirtiyordu Michelle Obama.

İstatiskçi yaklaşım

İstatistik ile uğraşan temelleri Thomas Bayes‘in 18.yüzyıldaki teoremine giden bir grup bilim insanı “Bayesçi”ler olarak bilinir. Bayesçiler aslında dünya üzerindeki hiçbir şeyi tam olarak bilmediğimizi, olacağını anladığımız şeyleri geçmişteki deneyimlerimizden çıkardığımızı iddia eder. Örneğin, diyelim ki bir deniz yolculuğundasınız ve mideniz bulandı ve bunu birkaç keredir yaşıyorsunuz varacağınız sonuç belli: beni deniz tutuyor. Peki günün ortasında bir anda mideniz bulanmaya başladı ve doktora gittiniz size yediklerinizi sordu normal şeyler olduğunu , hatta sizle aynı yemeği yiyen arkadaşlarınıza bir şey olmadığını söylediniz. Geçmişteki deneyimleriyle sizi kıyaslayan doktor hemen bir sonuca varamayacaktır, sizden tahlil gibi fazladan veri isteyecektir.

Sonuç olarak

İşte bazı anlarımız da böyledir hayatta. Hemen sonuca varamayız, o kadar normaldir ki sonucu bulamamamız çünkü yaşımız kaç olursa olsun Sezen‘in de dediği gibi küçüğüzdür, tecrübesisizdir bu durum için. Zaten günün sonunda bizim kontrolümüz dışında gerçekleşecek binlerce zincirleme olay olacak ve sonucu asla erkenden tam olarak bilemeyeceğiz .Zira, derin bir nefes alarak içimizdeki sese kulak vermek en doğrusu olabilir.

İngilizce’ nin eğitimdeki önemi

Uzun süredir yazmak istediğim ama kelimeleri bir türlü bir araya getiremediğim bir konudan bahsetmek istiyorum. Özellikle lise yıllarıma laflarım, neden İngilizce’yi okuduğun her şeyi anlayacak kadar öğrenmedin? Hem de fırsatların olduğu halde! Bilmiyorum bu sorunun cevabını gerçekten; sistem belki… Başarılı olmanın, hedeflere yürümenin öncelik tablosunda İngilizce’ yi her anlamda geriye ittiğini kabul etmek lazım.

30560040-Transparent-ball-with-inscription-learn-English-in-a-hand-Stock-Photo

Bu farkında olmayışlılık üniversiteye geldiğim ilk yılda da devam etti sanırım, ama sonra mecbur olmam sebebiyle öğrendim İngilizce’yi. Önce ayak uydurmak lazım dünyaya ki lokomotifi olabilesin uygarlığın. Bu  bağlamda temel taşın insanlığı anlamak olduğunu düşünürsek ortak dilin yeri su götürmez bir gerçek. Bugün bu dil İngilizce ve çok uzun bir süre de İngilizce olacağına eminim.

Nasıl bu kadar emin olursun? 

Şimdilerde dijital medyada çok konuşulan bir konu var: büyük veri. Ne olduğuna girmeyeceğim ama yansıttığı kavram kısaca bilgi ve içerik birikimi. İnsanoğlu geçmişte olduğu gibi günümüzdeki bilgiyi de yazarak aktarıyor eskiden kağıt kalem kullanırken, şimdilerde bunun yerini “taşınabilir doküman formatı” denilen aslında “pdf” olarak bildiğimiz, ki bu da İngilizce adının kısaltmasından geliyor: bkz. Portable Document Format, aldı. İletişim olanaklarının gelişmesiyle bilgiyi paylaşma, geliştirme hızımız da arttı tabi.  Bu artışı görselleştirmem gerekirse dünyaca ünlü waitbutwhy adlı siteden aldığım grafiği paylaşmak isterim:

Edge1.png

 

Yatay eksen zamanı yansıtırken – dikey eksen bilgi birikimizi ve entelektüel kapasitemizi yansıtıyor. Şu an bulunduğumuz yer ise çöp adamın durduğu yer, başka bir deyişle daha yeni başlıyoruz. Tahmin edin bütün bu bilgi geleceğe nasıl aktarılıyor?  Çok büyük çoğunluğu İngilizce dijital kaynaklarla. Başka bir örnek vermem gerekirse şu an Çinde İngilizce konuşan insan sayısı dünyanın geri kalanında İngilizce konuşan insan sayısından daha fazla.

Konuyu canlı bir örnekle detaylandırmak gerekirse, diyelim ki ben lisede bir öğrenciyim ve  neymiş bu elektrik-elektronik mühendisliği de bu kadar popüler oldu diye merak ettim. Tabiki hemen “google” a davranıyorum ve yazıyorum “Elektronik mühendisi ne yapar?”  bir sürü cevap aldım haliyle en çok anladığım  cevabı aynen yazıyorum forum sitesi olması içimi rahatlattı çünkü insanlar fikirlerini paylaşıyorlar:

“iyi bir elektrik elektronik mühendisi işsiz kalmaz

Bunun yanında birkaç tane daha aldığım sıkıcı akademik cevaplar, şahsen bunu okuduğumda kafamda detaylarla ilgili en ufak bir detay bile canlanmadı.

Şimdi aynısını İngilizce deneyelim:  ” What does electronics engineer do?”

Yine beni en tatmin eden linki aynen koyuyorum.  Bu sayfada aldığım cevap çok daha açıklayıcı geldiğinden hangi bölümünü alıntılamam gerektiğini bilmiyorum ama yine adil olsun diye rakamlardan gidelim: Amerikada bu alanda 315,900 işe alım gerçekleşmiş 2014 yılında iş detayları çalışma saatleri ve gerekli yetenekler sitede mevcut. Araştırmanızı derinleştirmek için ” What are the essential skills to become a good electronics engineer? ” yazmanızı öneririm.

Bunlara bakıp “bu işi seviyor muyum?” başka bir yazının konusu hiç girmiyorum.

“Çevrimiçi (online) eğitim”online_education1.jpg

Şimdi konuyu başka bir yere taşıyalım, diyelim ki üniversitede okuyorsunuz ama aldığınız dersten pek de bir şey anlamadığınızı hissediyorsunuz?  Çok yeni bir akım başladı şimdilerde: dünyaca ünlü üniversitelerin yine alanında öncü olan profesörleri kameranın karşısına geçip ders anlatmaya başladılar hem de dünyanın dört bir tarafından: Kanada’dan Avusturalya’ya kadar her üniversiteden katkı yaparak oluşturulan  geniş bir skala söz konusu: Bir örnek vermem gerekirse bu alanda başı çeken Coursera‘da antibiyotik pratiklerinin optimize edilmesi dersinden topluluk önünde etkili konuşma dersine kadar birçok konu var. Tahmin edin bu materyaller hangi dilde?

İlla üniversite öğrencisi olmak şart mıymış, öğrenmenin yaşı olmaz dediniz, ve fotoğrafçılığa merak saldınız: fotoğraflarınızı dijital ortamda istediğiniz kıvama getirip yayınlamak istiyorsunuz ama bir türlü kaynak bulamıyorsunuz? Profesyonelleşmek isteyenlere okul tadında eğitim konseptiyle 2010 yılında önce Ankara’da Eren Bali, Gagan Biyani ve Oktay Caglar tarafından kurulan sonra bu alanda dünya lideri olmak için Silikon Vadisi’ne taşıdıkları Udemy şu an alanında dünyanın en iyilerinden. Bu platformda bulduğum linkteki kurs derdinize derman olabilir. Peki, bu platformda içeriğin çok büyük çoğunluğu hangi dilde?

İş yerinizde yönetici konumuna yükseldiniz, ve liderlik yetilerinizi profesyonel destek alarak geliştirmek istiyorsunuz edx in linkteki kursu tam size göre olabilir, keza konusu nasıl başarılı bir lider olunur?

Buna benzer binlerce kurs bulmanız mümkün bu “e-learning” dedikleri mecrada.

Bilgi sahibi olmanın ve rekabetin çok derinden hissedildiği bu dönemde, böyle kurslar almanın kendi zevklerimiz doğrultusunda kazandırabileceği yetiler sizi de heyecanlandırmıyor mu?

Sonuç olarak

Muasır medeniyetleri anlamak, onlardan biri olmak hatta uygarlığa katkı yapabilmek için çalışmalarımızı insanlıkla paylaşmalıyız. İnsanoğlunun anlaşmak için uluslararası arenada İngilizceyi kabul ettiği aşikar. Lütfen İngilizce’yi okuduğumuzu anlayacak kadar öğrenelim bu anlamda çevremizi teşvik edelim, uyaralım. Bunu üniversitenin ilk yıllarına kadar İngilizceye önem vermediği için pişman olan biri olarak söylüyorum. Konfüçyüs’ün de dediği gibi karanlığa küfretmek yerine bir mum yak!

Duruş

KENDİ KARARLARININ TAMAMINI KENDİN VER VE SORUMLULUĞUNU ÜSTLEN.

Duruşun olacak şu hayatta insanlara, olaylara, sistemlere hatta belki de kavramlara…Öyle hemen sarsılmayacak ama yadırgayacak, sorgulayacak, sağlam duracak. Hayır demeyi de bilecek istemeyerek de olsa.

Yoksa bir yerlerde rahatsızlık, mutluysan her yaptığından belki de yaptıklarının sorumluluğunu almayışındandır.

Oysa, ben diyeceksin bütün samimiyetinle: buyum.