Yeni öğrenci kulübü: Startuplar

Üniversite yıllarının vazgeçilmezlerindendir dersler dışında  başka bir şeyler daha yapmak lazım kaygısı. Kendini, kimi zaman yarı zamanlı işlerde, öğrenci kulüplerinde ya da sosyal sorumluluk projelerinde bulur insan. Küçük, farklı amaçlar olsa da ortak payda bellidir: Hem kendini geliştirmek hem de CV’ye bir şeyler katmak. Beklenen mülakat günü geldiğinde dersler dışında ne yaptın sorusuna verilecek cevaplar da buralarda bolca birikir. Son yıllarda startupların da bu listede yerini alması gerektiğini düşünüyorum.

Nedir bu startup?

Dünyaca ünlü girişimci sitesi TechCrunch herkesin kendine has bir tanımı ve bunların hepsinin biraz yanlış olduğunu iddia ediyor. Ülkemizde daha çok yeni bir kavram olması sebebiyle akıllara hemen şirket kurmak olarak geliyor.  Bence işin özü çok daha fazlası, Eric Ries’ın geç de olsa Türkçeye çevrilen Yalın Girişim adlı kitabında yapılan harika tanımı aynen koyuyorum: Bir grup tutkulu insanın, çok açık ve tükenmeyen bir belirsizlik içerisinde değer yaratma çabası. Hiç yabancı değiliz bu değerlere aslında: Facebook, Snapchat, Google bu değerlerden sadece birkaçı.  Bu üç şirketin üniversite çağındaki gençler tarafından kurulmuş olması da ilginç bir tesadüf.

Neden startuplarda bulunmak?

Angela Lee’nin izlemediyseniz mutlaka izleyin dediğim konuşmasında da belirttiği gibi yapılan bütün çalışmalar başarının en büyük sırrının tutku olduğunu gösteriyor. Keşke böyle birini bizzat etrafımda bulsam diyorsanız, startuplarda bu tarz insanlara rastlama ihtimaliniz bir hayli yüksek.

Henüz çok genç olan (1 yıldan az) startuplarda bir şeyler yapmak tıpkı yemek yapmak gibi. Mutfaktasınız elinizde gerekli malzemeler var ama daha önce hiç yemek yapmamışsınız. Belki az pişecek, tuzu eksik olacak ya da ölçüyü tutturamayıp baştan başlayacaksınız. İşte bu tarz durumlarda inisiyatif alıp bir tutam da tarçın ekleyeyim tat verir deyip yaptığınızın insanlar tarafından beğenilmesi çok hoşunuza gidebilir.

Eğitim sisteminde alıştığımız ve bir türlü yıkamadığımız alışkanlığımız: Ödevimi ver yapayım. Oysa startuplarda ödevi de kendiniz belirliyorsunuz çözümü de. Bir başka deyişle, startuplarda gelenekselleşmiş alışkanlıklar – görev tabloları, başkanlar, saymanlar, sekreterler yok. Bunun yerine bir ideal etrafında toplanmış insanlar var. Hal böyle olunca rolünüzü kendiniz belirleme özgürlüğüne sahipsiniz. Bu rolü en iyi şekilde yerine getirmek de yine sizin kendinize ve ekibinize karşı sorumluluğunuz. Bu tarz ortamlarda bulunmak kendini tanımak adına da büyük bir fırsat.

Startuplarla nasıl iletişime geçerim?

İşin en büyük sırrı Google kurdu olmak sanırım. Startupların internet siteleri üzerinden bulduğunuz mail adreslerinden iletişime geçmeye çalışmak iyi bir başlangıç. Bu ekosistemi takip etmekte işime yarayan birkaç linki koyuyorum:

Webrazzi — son gelişmelerden haberdar olmak için ideal.

Teknokentlerin bünyelerindeki firmalardan size uygun olan çıkabilir:

İTÜ Teknokent

ODTÜ Teknokent

YTÜ Teknopark

Genç ve dinamik yapılarıyla Kuluçka merkezlerindeki oluşumlar dikkatinizi çekebilir:

Koç Üniversitesi Kuluçka Merkezi

Girişim Fabrikası

ve daha sayamadıklarım …

Sonuç olarak, şayet üniversite öğrenciliği kendini tanımak, zevklerini keşfetmekse; startuplarda rol almanın bu yolculuğa yapacağı katkıyı göz ardı etmemenizi tavsiye ederim.

Dipnot

Bunları nereden biliyorsun diyorsanız; üniversite yıllarımda, naçizane, kulüp yöneticiliği yapmak, kurulu startupta staj yapmak, yarı zamanlı çalışmak ve sıfırdan bir startup ın kurulmasının içinde olma şansına erişmiş biri olarak kendi başıma gelenlerden yola çıkarak yazdım desem doğru olur sanırım.

Reklamlar

Rastgeleliğin Şansı

Bazen hayatta karar alırken çok zorlanırız, iyice ölçüp biçmek bize en uygun olanı yapmak isteriz, peki gerçekten mümkün mü böyle bir durum?

Pizzadan Google’a 

Google’ın kurucularından Sergey Brin 2013 yılında yaptığı bir konuşmada tanımladı  başlığımda da kullandığım ifadeyi. Başlığın ortaya çıkış hikayesi şöyle: Sene 1994, Amerikada “.com” çılgınlığı diye bir kavram var (işin özü her sektör internet ortamına girip daha büyük kitlelere ulaşmaya çalışıyor). Bir akşam Brin ve arkadaşları -bu arada o zamanlar Google yok, Brin Stanford Üniversitesi’nde doktora çalışmalarını yürütüyor- bilgisayar laboratuvarında çalışırken çok acıkıyorlar ve canları pizza çekiyor. Buraya kadar her şey sıradan, asıl olay Brin siparişi internetten vermeye karar veriyor, dikkatinizi çekerim yıl 1994. Siparişlerini başarılı bir şekilde verdikten sonra beklemeye başlıyorlar. Aradan yarım saat geçiyor yok, 45 dakika geçiyor yok. Bir buçuk saat sonra pizzacıyı aramaya karar veriyorlar. Pizzacı telefonu açıyor, Brin’in heyecanlı heyecanlı bir şekilde sorduğu biz bir buçuk saat önce internetten sipariş vermiştik ama hala pizzamız gelmedi acaba bir sorun mu var, sorusuna pizzacı ne cevap verse beğenirsiniz? Aaa ben bir fax makinesine bakayım… Brin devam ediyor: internet gibi bir teknoloji, bağlantılar, makineler ama fax makinesine bakan kimse yok. Oysa hayatımın geri kalanını, internetten yemek siparişi verme fikrini  dünyaya yaymak için harcayabilirdim… Sonra ekliyor, ama o zaman Larry ( Google’ ı kurdukları ortağı) ile hiçbir zaman tanışmamış ve Google’ ı kurmamış olacaktım. İşte diyor rastgele bir şekilde kimse görmedi o kağıt parçasını şans

thinking-man-stock_000005908297medium11.jpg

Analiz yapmak artıları eksileri değerlendirmek tabiki mantıklı, lakin bazen seçenekler arasında kalırız ve bizim için en mükemmel olanı bulmak zorundaymış gibi baskı kurarız benliğimizde, rahmetli dayım herkesi dinle ama hep kendi süzgecinden geçirdiğini uygula derdi. Ne doğru bir söz! (Burada babama, anneme ve kardeşime her kararımda bana sonuna kadar destek oldukları için ayrıca çok teşekkür ederim.)

Tekerlek ve roket

Amerikalıların çok meşhur bir sözü vardır: Roket bilimi yapmıyoruz burdaa!

princ-rocketsci

Roket fırlatmak çok kritik fiziksel hesaplamalar gerektirir, bir milimetrelik bir sapma veya bir saniye erken kalkış bütün roketi patlatıp tüm çalışmalarınızın çöp olması anlamına gelir.

Eric Ries, girişimciliği hayatlarının bir parçasında düşünenlere kesin okumalısınız dediğim Yalın Girişim adlı kitabında hayatın roket bilimi olmadığı aksine, araba sürmek gibi olduğundan bahseder. Araba sürerken milimetrik hesaplar yapmayız, ama gitmek istediğimiz yönü yolumuzu biliriz, belki bazen yanlış yola gireriz, uyarılar gözümüzden kaçar, ama hepsi tecrübe olur bir sonraki sefere.

6.His

Bundan yaklaşık 2 yıl önce Michelle Obama’nın bir röportajını okuma fırsatım olmuştu, orada eşinin önüne bazen binlerce analiz geldiğini ve seçim yapmak zorunda kaldığı durumlarda bu analizleri inceledikten sonra son kararı hep içinden gelen sese göre verdiğini belirtiyordu Michelle Obama.

İstatiskçi yaklaşım

İstatistik ile uğraşan temelleri Thomas Bayes‘in 18.yüzyıldaki teoremine giden bir grup bilim insanı “Bayesçi”ler olarak bilinir. Bayesçiler aslında dünya üzerindeki hiçbir şeyi tam olarak bilmediğimizi, olacağını anladığımız şeyleri geçmişteki deneyimlerimizden çıkardığımızı iddia eder. Örneğin, diyelim ki bir deniz yolculuğundasınız ve mideniz bulandı ve bunu birkaç keredir yaşıyorsunuz varacağınız sonuç belli: beni deniz tutuyor. Peki günün ortasında bir anda mideniz bulanmaya başladı ve doktora gittiniz size yediklerinizi sordu normal şeyler olduğunu , hatta sizle aynı yemeği yiyen arkadaşlarınıza bir şey olmadığını söylediniz. Geçmişteki deneyimleriyle sizi kıyaslayan doktor hemen bir sonuca varamayacaktır, sizden tahlil gibi fazladan veri isteyecektir.

Sonuç olarak

İşte bazı anlarımız da böyledir hayatta. Hemen sonuca varamayız, o kadar normaldir ki sonucu bulamamamız çünkü yaşımız kaç olursa olsun Sezen‘in de dediği gibi küçüğüzdür, tecrübesisizdir bu durum için. Zaten günün sonunda bizim kontrolümüz dışında gerçekleşecek binlerce zincirleme olay olacak ve sonucu asla erkenden tam olarak bilemeyeceğiz .Zira, derin bir nefes alarak içimizdeki sese kulak vermek en doğrusu olabilir.

İngilizce’ nin eğitimdeki önemi

Uzun süredir yazmak istediğim ama kelimeleri bir türlü bir araya getiremediğim bir konudan bahsetmek istiyorum. Özellikle lise yıllarıma laflarım, neden İngilizce’yi okuduğun her şeyi anlayacak kadar öğrenmedin? Hem de fırsatların olduğu halde! Bilmiyorum bu sorunun cevabını gerçekten; sistem belki… Başarılı olmanın, hedeflere yürümenin öncelik tablosunda İngilizce’ yi her anlamda geriye ittiğini kabul etmek lazım.

30560040-Transparent-ball-with-inscription-learn-English-in-a-hand-Stock-Photo

Bu farkında olmayışlılık üniversiteye geldiğim ilk yılda da devam etti sanırım, ama sonra mecbur olmam sebebiyle öğrendim İngilizce’yi. Önce ayak uydurmak lazım dünyaya ki lokomotifi olabilesin uygarlığın. Bu  bağlamda temel taşın insanlığı anlamak olduğunu düşünürsek ortak dilin yeri su götürmez bir gerçek. Bugün bu dil İngilizce ve çok uzun bir süre de İngilizce olacağına eminim.

Nasıl bu kadar emin olursun? 

Şimdilerde dijital medyada çok konuşulan bir konu var: büyük veri. Ne olduğuna girmeyeceğim ama yansıttığı kavram kısaca bilgi ve içerik birikimi. İnsanoğlu geçmişte olduğu gibi günümüzdeki bilgiyi de yazarak aktarıyor eskiden kağıt kalem kullanırken, şimdilerde bunun yerini “taşınabilir doküman formatı” denilen aslında “pdf” olarak bildiğimiz, ki bu da İngilizce adının kısaltmasından geliyor: bkz. Portable Document Format, aldı. İletişim olanaklarının gelişmesiyle bilgiyi paylaşma, geliştirme hızımız da arttı tabi.  Bu artışı görselleştirmem gerekirse dünyaca ünlü waitbutwhy adlı siteden aldığım grafiği paylaşmak isterim:

Edge1.png

 

Yatay eksen zamanı yansıtırken – dikey eksen bilgi birikimizi ve entelektüel kapasitemizi yansıtıyor. Şu an bulunduğumuz yer ise çöp adamın durduğu yer, başka bir deyişle daha yeni başlıyoruz. Tahmin edin bütün bu bilgi geleceğe nasıl aktarılıyor?  Çok büyük çoğunluğu İngilizce dijital kaynaklarla. Başka bir örnek vermem gerekirse şu an Çinde İngilizce konuşan insan sayısı dünyanın geri kalanında İngilizce konuşan insan sayısından daha fazla.

Konuyu canlı bir örnekle detaylandırmak gerekirse, diyelim ki ben lisede bir öğrenciyim ve  neymiş bu elektrik-elektronik mühendisliği de bu kadar popüler oldu diye merak ettim. Tabiki hemen “google” a davranıyorum ve yazıyorum “Elektronik mühendisi ne yapar?”  bir sürü cevap aldım haliyle en çok anladığım  cevabı aynen yazıyorum forum sitesi olması içimi rahatlattı çünkü insanlar fikirlerini paylaşıyorlar:

“iyi bir elektrik elektronik mühendisi işsiz kalmaz

Bunun yanında birkaç tane daha aldığım sıkıcı akademik cevaplar, şahsen bunu okuduğumda kafamda detaylarla ilgili en ufak bir detay bile canlanmadı.

Şimdi aynısını İngilizce deneyelim:  ” What does electronics engineer do?”

Yine beni en tatmin eden linki aynen koyuyorum.  Bu sayfada aldığım cevap çok daha açıklayıcı geldiğinden hangi bölümünü alıntılamam gerektiğini bilmiyorum ama yine adil olsun diye rakamlardan gidelim: Amerikada bu alanda 315,900 işe alım gerçekleşmiş 2014 yılında iş detayları çalışma saatleri ve gerekli yetenekler sitede mevcut. Araştırmanızı derinleştirmek için ” What are the essential skills to become a good electronics engineer? ” yazmanızı öneririm.

Bunlara bakıp “bu işi seviyor muyum?” başka bir yazının konusu hiç girmiyorum.

“Çevrimiçi (online) eğitim”online_education1.jpg

Şimdi konuyu başka bir yere taşıyalım, diyelim ki üniversitede okuyorsunuz ama aldığınız dersten pek de bir şey anlamadığınızı hissediyorsunuz?  Çok yeni bir akım başladı şimdilerde: dünyaca ünlü üniversitelerin yine alanında öncü olan profesörleri kameranın karşısına geçip ders anlatmaya başladılar hem de dünyanın dört bir tarafından: Kanada’dan Avusturalya’ya kadar her üniversiteden katkı yaparak oluşturulan  geniş bir skala söz konusu: Bir örnek vermem gerekirse bu alanda başı çeken Coursera‘da antibiyotik pratiklerinin optimize edilmesi dersinden topluluk önünde etkili konuşma dersine kadar birçok konu var. Tahmin edin bu materyaller hangi dilde?

İlla üniversite öğrencisi olmak şart mıymış, öğrenmenin yaşı olmaz dediniz, ve fotoğrafçılığa merak saldınız: fotoğraflarınızı dijital ortamda istediğiniz kıvama getirip yayınlamak istiyorsunuz ama bir türlü kaynak bulamıyorsunuz? Profesyonelleşmek isteyenlere okul tadında eğitim konseptiyle 2010 yılında önce Ankara’da Eren Bali, Gagan Biyani ve Oktay Caglar tarafından kurulan sonra bu alanda dünya lideri olmak için Silikon Vadisi’ne taşıdıkları Udemy şu an alanında dünyanın en iyilerinden. Bu platformda bulduğum linkteki kurs derdinize derman olabilir. Peki, bu platformda içeriğin çok büyük çoğunluğu hangi dilde?

İş yerinizde yönetici konumuna yükseldiniz, ve liderlik yetilerinizi profesyonel destek alarak geliştirmek istiyorsunuz edx in linkteki kursu tam size göre olabilir, keza konusu nasıl başarılı bir lider olunur?

Buna benzer binlerce kurs bulmanız mümkün bu “e-learning” dedikleri mecrada.

Bilgi sahibi olmanın ve rekabetin çok derinden hissedildiği bu dönemde, böyle kurslar almanın kendi zevklerimiz doğrultusunda kazandırabileceği yetiler sizi de heyecanlandırmıyor mu?

Sonuç olarak

Muasır medeniyetleri anlamak, onlardan biri olmak hatta uygarlığa katkı yapabilmek için çalışmalarımızı insanlıkla paylaşmalıyız. İnsanoğlunun anlaşmak için uluslararası arenada İngilizceyi kabul ettiği aşikar. Lütfen İngilizce’yi okuduğumuzu anlayacak kadar öğrenelim bu anlamda çevremizi teşvik edelim, uyaralım. Bunu üniversitenin ilk yıllarına kadar İngilizceye önem vermediği için pişman olan biri olarak söylüyorum. Konfüçyüs’ün de dediği gibi karanlığa küfretmek yerine bir mum yak!

Duruş

Duruşun olacak şu hayatta insanlara, olaylara, sistemlere hatta belki de kavramlara…Öyle hemen sarsılmayacak ama yadırgayacak, sorgulayacak, sağlam duracak. Hayır demeyi de bilecek istemeyerek de olsa.

Yoksa bir yerlerde rahatsızlık, mutluysan her yaptığından belki de yaptıklarının sorumluluğunu almayışındandır.

Oysa, ben diyeceksin bütün samimiyetinle: buyum.